Bilişim ve Hukuk

Nisan 24, 2019

Sanayi toplumu sonrasında hızla gelişen teknoloji ve özellikle bilgisayar teknolojisindeki baş döndürücü gelişme, üretim ve iş yapma şeklini değiştirerek ekonomileri; iletişimi geliştirerek eği­tim, kültür ve toplumsal yaşantımızı dönüştürmeye başladı. Bu­gün bilişim, modern insanın yaşantısının vazgeçilmez bir parça­sı. Getirdiği her olanakla yaşantımızda yeni ufuklar açtı. Diğer yandan her toplumsal dönüşüm gibi bilişim toplumuna dönüşüm de, doğal olarak sancılı bir süreci beraberinde getir­di. Bir yandan, yeniliklere karşı olanlar Internet’in getirdiği ola­naklara da şiddetle karşı çıktı, diğer yandan bilişim toplumu ol­manın anlam ve önemini kavrayamayan iktidarlar, bilişim toplu­muna giden yolun önünü açmakta geç kaldı. Ve çoğu zaman olduğu gibi bilişim, özellikle de Internet, olumludan çok olum­suz yönleri ile basın tarafından gündeme taşındı. Bir yandan “Internet Yaşamdır” gibi oldukça iddialı sloganlar ile yol alınma­ya çalışıldı, diğer yandan Internet sadece bir eş dost arama ve sohbet ortamı ile eşdeğer gösterilerek kötü örnekler, kamuoyu­nun önüne abartılarak döküldü… Bilişim ve Hukuk Dünyası Toplumsal dönüşümün karşısında olmamakla birlikte, yapısı ve doğası gereği hukuk sistemleri toplumsal dönüşümlerin önüne çoğu zaman engeller koyabilir. Çünkü hukuk, kural olarak top­lumun gerisindedir. Konumuz açısından hukuku kişiler arası iliş­kilerin düzenlenmesine yönelik bir disiplin olarak nitelendirebili­riz. Bu nedenle hukukun bir alanı düzenlemesi için öncelikle ki­şiler arası ilişkilerin doğması, bu ilişkilerde sorunlar ortaya çık­ması ve hukukun kendi araçları ile bu sorunlara çözümler üret­mesi gerekmektedir. Yani hukuk ortaya çıkan sorunda kişiler arasındaki çıkar dengesini sağlamak için önce izlemeli sonra harekete geçmelidir. Türk Hukuk Sistemi’nde eleştirilebilecek birçok yön olsa da Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kanunlaştırma çalışmalarının etkisi ile, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne hukuk düzenimiz yuka­rıda belirttiğimizin aksine, toplumun önünde yer almıştır. Yüzü uygar ve gelişmiş toplumlara çevrili olan genç Cumhuriyetimiz, sürekli olarak, kendi toplumsal yapısının olanak verdiği ölçüde en iyi ve en yeni olan düzenlemeleri yeniden biçimlendirmeye çalışmıştır. Son yıllarda ise Avrupa Birliği uyum süreci kapsamında yeniden hızlı bir yasalaştırma dönemi başlamış, birçok temel yasamız (Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu, vs..) değiştirilerek yerine yenilen konulmuş, birçok temel yasa için ise tasanlar (Türk Borçlar Kanunu tasarısı, Türk Ticaret Kanunu tasarısı, vs..) hazırlanmıştır. Gerek bu temel yasalarda gerekse de özel bazı yasalarda Türk Hukuk Sistemi’nin bugüne kadar pek fazla yer işgal etmeyen bilişim ile ilgili düzenlemeler sık bir şekilde göze çarpmaya baş­lamıştır. Bugüne kadar Eski TCK’daki “Bilişim Suçları”na yönelik düzenlemeler, Elektronik İmza Kanunu, Eski Basın Kanunu’ndaki Internet yayıncılığına ilişkin düzenlenmeler, Yeni TCK’daki “Bilişim Suçlan” Evrensel Hizmet Kanunu, Bilgi Edinme Kanunu, “e-dönüşüm Türkiye” Projesi kapsamındaki diğer mevzuat çalışmaları akla ilk gelen önemli düzenlemelerdir. Yukarıda da değindiğimiz gibi şu anda ilgili kuruluşların, Bakanlıkların ve TBMM’nin gündeminde bilişim ile ilgili birçok düzenleme gündemdedir. Bu düzenlemelerin toplumsal yaşantımıza doğrudan ilgili olan bazıları hakkında kısa bilgiler aşağıda verilmiştir: e-imza Günümüzde bir malı satın almak veya benzeri bir işlem için ıslak imza atmamız gerekmemektedir. Elektronik imza mevzuat. gereği elle atılan imza ile aynı hukuki sonucu doğurmaktadır (5070 sy. Elektronik İmza Kanunu m. 5: “Güvenli elektronik imza, elle atılan imza ile aynı hukuki sonucu doğurur.” Ancak yine aynı maddenin 2 fıkrası gereği “Kanunların resmi şekle veya özel bir merasime tabi tuttuğu hukuki işlemler ile teminat sözleşmeleri güvenli elektronik imza ile gerçekleştiri­lemez.” Yani bir gayrimenkul alım satım, noterden düzenleme şeklinde vekalet çıkartılması, araç devri gibi resmi şekil veya özel merasime tabi işlemler için e-imza kullanılamaz. Bilgisayar ve Internet kullanımının […]

Read more

Döviz Yasağı Kapsamında Düzenlenen Bedel Değişikliğine ilişkin Sözleşmelerde Damga Vergisi

Kasım 26, 2018

Döviz cinsinden kararlaştırılmış sözleşmelerdeki bedellerin Türk parası olarak değiştirilmesine ilişkin 13/9/2018 tarihli Resmî Gazete’de 85 sayılı “Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair Karar”ın (“Karar”)  yayımlanmıştır. Kural olarak, belirli bir parayı ihtiva eden sözleşmeler Damga Vergisi Kanunu ya da özel kanunlarda herhangi bir istisna hükmü yer almadığı sürece nispi damga vergisine tabi bulunmaktadır. Bu çerçevede ilgili Karar’ın uygulanması kapsamında düzenlenen kağıtlarda damga vergisi uygulaması ile ilgili olarak, Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından 22.11.2018 tarihinde özel bir Sirküler düzenlenmiştir. İlgili Sirküler’e göre;”… 85 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı kapsamında döviz cinsinden düzenlenmiş olan sözleşmelerin bedellerinin Türk Lirası (TL) olarak yeniden belirlenmesine ilişkin düzenlenen kağıtların; Sözleşmelerin diğer maddelerinde (taraf, süre uzatımı, yeni iş ilavesi vb.) bir değişiklik yapılmaksızın münhasıran bedele ilişkin düzenleme yapılması, Yapılacak değişiklik sonrası Türk Lirası cinsinden belirlenecek toplam bedelin, ilk sözleşmede yer alan döviz cinsinden bedel ile değişikliğe ilişkin kağıdın düzenlendiği tarihteki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca ilan edilen cari döviz satış kurunun çarpımı suretiyle bulunacak tutarı geçmemesi, İlk sözleşmeye atıfyapılmış olması şartlarını birlikte taşıması halinde, söz konusu değişikliğe ilişkin kağıtlardan (“Kağıt”) ayrıca damga vergisi aranılmayacaktır.” Diğer taraftan, Sirküler uyarınca;  Kağıt’ta, sözleşmenin diğer maddelerinde bir değişiklik yapılmasa dahi,  değişikliğe ilişkin Kağıt’ın, düzenlendiği tarihteki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası döviz satış kurlarına göre eski bedelin TL’ye çevirilmiş halinin, yeni düzenlenen bedelden daha az bir bedele denk gelmesi durumunda,ilk sözleşmedeki damga vergisinin azami tutardan ödenmemiş olması kaydıyla, ilgili Kağıt’ın artan tutar üzerinden damga vergisine tabi tutulması gerekmektedir. Ayrıca; yabancı para cinsinden düzenlenen sözleşmelerdedamga vergisinin azami tutardan ödenmiş olması halinde ise,değişikliğe ilişkin Kağıt’ın yukarıda belirtilen nitelikleri haiz olması kaydıyla, artan bedel nedeniyle bu kağıttan ayrıca damga vergisi aranmayacaktır.

Read more

Marka Hakkının Tükenmesi

Ekim 22, 2018

Marka hakkı, bu hakkın sahibine marka üzerinde tekel hakkı verir. Her hakta olduğu gibi marka hakkının da sınırları vardır. Bu sınırlardan belki de en önemlisi, marka hakkının tükenmesidir. Marka hakkının kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla tükenme ilkesi fikri mülkiyet hukukunda yer almıştır. Marka sahibi, herhangi bir malı bir kez sattıktan, piyasaya sürdükten sonra , belli bir coğrafi bölgede artık o malın müteakip satışlarına, el değiştirmesine, ikinci, üçüncü el satışlarına engel olamaz.[1] Bu ilke, fikri mülkiyet hukukunda ”tükenme” olarak adlandırılmaktadır. Burada  ”tükenen” marka sahibinin ”ilk satış hakkı” dır. Yoksa marka sahibinin, o marka üzerinde, markayı kullanarak başkalarının izinsiz üretim ve satış yapmalarını yasaklama hakkı, lisans verme hakkı, devretme hakkı gibi tüm sair hakları devam etmektedir.[2] Tükenme ilkesi, sadece ürünler, mallar bakımından söz konusu olup, işin doğası gereği hizmetler bakımından mümkün değildir. Marka hukuku bakımından tükenmenin söz konusu olabilmesi için, malın, marka sahibi tarafından veya onun izni ile piyasaya sürülmesi gereklidir. Marka sahibinin bilgisi dışında malın piyasaya sürülmüş olması tükenme sonucunu doğurmayacaktır. Piyasaya sunma, malın marka sahibi tarafından tedavüle çıkarılmasıdır.[3] Tescilli marka sahibi olan kişi, bu markayı taşıyan mal hukuka uygun bir şekilde piyasaya sunulduktan sonra marka hakkına dayanarak bu malın tedavülünü engelleyemez. Fakat bu durumun tek istisnası ise marka sahibinin piyasaya sunulan bu malın üçüncü kişilerce değiştirilerek veya kötüleştirilerek ticari amaçlı kullanımını önleme yetkisi bulunmasıdır. Malın koşullarının piyasaya sürüldükten sonra değiştirilmesi veya kötüleştirilmesi halinde, tükenme ilkesi uygulanmamaktadır. Marka hakkının tükenmesi ilkesinin iki önemli sonucu vardır:                   1.Markayı taşıyan mal herhangi bir ülkede piyasaya sunulup marka hakkı tüketildikten sonra, bu malların marka sahibinin yetkisi aranmaksızın diğer ülkelere ithali önünde engel yoktur;                   2.Markayı taşıyan malın piyasaya sunulmasını takiben marka hakkı sahibinin bilgisi dahilinde diğer ülkeye ihraç edilmesinden sonra, söz konusu ikinci ülkede marka hakkının tükenmiş olması sebebiyle, ilk ülkeye geri ithalatı önünde bir engel yoktur. Nitekim yargıtay kararlarında da bu hususa yer verilmiştir; Yargıtay 11.Hukuk Dairesi  E. 1999/2086 K. 1999/4505 T. 26.5.1999 kararında tek satıcılık sözleşmesinin paralel ithalata engel olamayacağı belirlenmiştir: “Bu ilkeye göre tescilli markayı taşıyan malların marka sahibi tarafından veya onun izni ile münhasır lisans sahibi tarafından markanın tescilli bulunduğu ülkede ve Türkiye’de piyasaya sunulmasından sonra marka hakkı sahibi ürettiği markalı malları kendi menşe ülkesinden başka bir ülkeye ihraç eder veya markalı malları menşe ülkeden başka bir ülkede üretirse, bunların 3. kişiler tarafından usulüne uygun şekilde o ülkeden Türkiye’ye ithaline, engel olamaz. Aynı ilke yabancı markayı taşıyan malların Türkiye’de münhasır lisans sahibi durumunda ve marka sahibinin izni ile bu markayı adına tescil ettirmiş bulunan kişi bakımından da geçerlidir.” [4] Tükenme ülkelerin kanun koyucularının siyasi ve ekonomik tercihlerine göre çeşitli şekillerde ortaya çıkmaktadır.Buna göre ülkesel tükenme, bölgesel tükenme ya da uluslararası tükenme sistemleri mevcuttur. Ülkesel tükenme, sadece markayı taşıyan malın piyasaya sunulduğu ülke sınırları içerisinde, o ürünler bakımından ilk satış hakkının tükenmesidir. Bölgesel tükenme ise birden fazla ülkenin sınırları tek bir bölge olarak kabul edildiğinde, tükenmenin o bölge içinde gerçekleştiği tükenmedir.Buna örnek olarak Avrupa Birliği ortak alanı gösterilebilir.Avrupa Birliği içerisinde yer alan bir ülkede bir malın marka sahibinin rızası dahilinde piyasaya sunulmasından sonra artık tüm birlik ülkeleri içerisinde markayı taşıyan mallar bakımından ilk satış hakkı tükenmiştir. Uluslararası tükenme ise, markayı taşıyan malın dünyanın herhangi bir ülkesinde marka sahibi tarafından veya onun bilgisi dahilinde piyasaya sürülmesinden […]

Read more

Döviz Yasağının Sınırlarını Belirleyen Tebliğ’in İş Sözleşmeleri Yönünden İncelenmesi

Ekim 18, 2018

13.09.2018 tarihinde, 85 no’lu Cumhurbaşkanlığı Kararı ile ‘’Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar’’a birtakım eklemeler yapılmış; ve Türkiye’de yerleşik kişiler arasında kurulmuş yahut kurulacak olan, 85 Numaralı Karar’da sayılan türdeki sözleşmelerde döviz cinsinden yahut döviz endeksli bedel ya da diğer sözleşmeden doğan mali yükümlülüklerin belirlenmesi yasağı (kısaca ‘’Döviz Yasağı’’) düzenlenmiştir.Aynı zamanda, ilgili Karar’da Hazine ve Maliye Bakanlığı’na işbu yasağın kapsamını belirleme ve istisnalar düzenleme yetkisi tanınmıştır. Hazine ve Maliye Bakanlığı söz konusu yetkisini kullanmış ve hazırladığı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karara İlişkin Tebliğ(‘’Tebliğ’’), 06.10.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Tebliğ ile; Döviz Yasağı’nın düzenlendiği Karar’da sayılan sözleşmelerin; alt türleri, sözleşmeden doğan yükümlülüklerin ifa yerleri ve sözleşmelerin Taraflarını baz alarak döviz cinsinden yahut döviz endeksli bedel belirlenmesine ilişkin söz konusu kısıtlamaya bir takım istisnalar getirmiştir. Bu metinde söz konusu Tebliğ ‘’İş Sözleşmeleri’’ bakımından incelenecektir. Söz konusu Tebliğ ile, Kamu kurum ve kuruluşlarının taraf olduğu ve yüklenicilerin üçüncü taraflarla akdedeceği iş sözleşmeleri ile Türkiye’de yerleşik; yolcu, yük veya posta taşıma faaliyetinde bulunan ticari havayolu işletmeleri; hava taşıma araçlarına, motorlarına ve bunların aksam ve parçalarına yönelik teknik bakım hizmeti veren şirketler; sivil havacılık mevzuatı kapsamında havalimanlarında yer hizmetleri yapmak üzere çalışma ruhsatı alan veya yetkilendirilen kamu ya da özel hukuk tüzel kişiliği statüsündeki kuruluşlar ile söz konusu kuruluşların kurdukları işletme ve şirketler ile doğrudan veya dolaylı olarak sermayelerinde en az %50 hisse oranına sahip olduğu ortaklıkların Türkiye’de yerleşik kişilerle kuracağı iş sözleşmeleri’nin yasak kapsamında olduğu belirtilmiştir. Ancak; Türkiye’de yerleşik kişiler tarafından yurt dışında ifa edilecek iş sözleşmeleri Çalışanın Türk vatandaşı olmadığı sözleşmeler Dışarıda yerleşik kişilerin Türkiye’de bulunan; şube, temsilcilik, ofis, irtibat bürosu, doğrudan veya dolaylı olarak yüzde elli ve üzerinde pay sahipliklerinin bulunduğu şirketler ile serbest bölgedeki faaliyetleri kapsamında serbest bölgelerdeki şirketlerin taraf olduğu iş sözleşmeleri istisna kapsamında tutulmuştur. Öte yandan, aynı Tebliğ ile, söz konusu Döviz Yasağı’nın kapsam ve sınırlarını yerleşim yeri, bedel cinsi, sözleşme tarihi bakımdan belirleyen bazı hükümler; ve yeniden bedelin hesaplanmasına ilişkin olarak dikkate alınacak kur ve artırım oranlarına ilişkin düzenlemeler de yer almaktadır. Türkiye’de yerleşim şartına Tebliğ ile bir takım açıklamalar getirilmiştir. Bu açıklamalara göre; Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışındaki kuruluşları ve uzantıları bakımından: Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışındaki; şube, temsilcilik, ofis, irtibat bürosu, işlettiği veya yönettiği fonlar, yüzde elli ve üzerinde pay sahipliklerinin bulunduğu şirketler ile doğrudan ya da dolaylı olarak sahipliklerinde bulunan şirketler söz konusu yasağın uygulaması kapsamında olup, Türkiye’de yerleşik olarak değerlendirilmektedir. Bedel Cinsi Bakımından Döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamayan sözleşmeler kapsamında düzenlenecek kıymetli evraklarda yer alan bedeller de yasak kapsamındadır. Uluslararası piyasalardafiyatı döviz cinsinden belirlenen kıymetli madenlere ve/veya emtiaya endekslenen ve/veya dolaylı olarak dövize endekslenen sözleşmelerde dövize endeksli sözleşme olarak değerlendirilir. İlgili sözleşmeler söz konusu Döviz Yasağı’na ilişkin diğer koşulları sağlıyorsa ve herhangi bir istisna kapsamında değerlendirilemiyorsa, yasak kapsamındadır. Sözleşme Tarihi bakımından: Tebliğ uyarınca istisna kapsamına alınan ancak Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararın Geçici 8 inci maddesinin yürürlüğe girdiği tarihten (13.09.2018) önce akdedilmiş bulunan sözleşmeler de anılan geçici madde hükmünden istisnadır. Tebliğ içeriğinde, 13.09.2018 tarihinden önce döviz cinsinden belirlenen bedellerin TL cinsinden yeniden hesaplanmasına ilişkin düzenlemeler de yer almaktadır. Bu düzenlemelere göre; Taraflar Türk parası olarak taraflarca yeniden belirlenirken mutabakata varamazsa; akdedilen sözleşmelerde döviz veya […]

Read more

Sözleşmelerde Emprevizyon İlkesi: Aşırı İfa Güçlüğü

Ekim 17, 2018

A) Ahde Vefa – Sözleşmeye Bağlılık İlkesi Sözleşmeler hukukuna hâkim olan ana ilke ahde vefa (pacta sunt servanda) ilkesidir. Bu ilkeye göre sözleşme yapıldığı andaki koşullara aynen riayet edilmeli, sözleşmenin her iki tarafı da borcunu sözleşmeye uygun olarak yerine getirmelidir. Ahde vefa, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkesinin  bir gereği olup verilen sözün tutulması prensibinin bir gereğidir. Böylelikle gelecekteki tüm rizikolar sözleşmenin kuruluşu sırasında taraflarca hesaba katılır ve edimler arasındaki denge ileride değişse bile sözleşme hükümlerine bağlılık devam eder. Ancak bazı durumlarda, sözleşmenin aynı hükümlerle sürdürülmesinin beklenmesi, hakkaniyet ve dürüstlük kuralları ile bağdaşmayabilir. Bu durumlara iktisadi krizler, fiyatların fahiş surette yükselmesi, savaş, afet vb. haller örnek olarak gösterilebilir. Ahde vefa ilkesine sıkı sıkıya bağlılık, sözleşme adaletini zedeleyeceğinden ”emprevizyon ilkesi” ortaya atılmıştır. B) Emprevizyon İlkesi – Öngörülemezlik Sözleşmenin ifası sırasında, şartlar taraflardan birisi için fahiş derecede değişirse, bu şartlar altında sözleşmenin devam etmesi hakkaniyete aykırı durumlar doğurabilir. Mülga Borçlar Kanununda emprevizyon ilkesini düzenleyen bir hüküm yer almayıp sözleşmelerin uyarlanması dürüstlük kuralı ile yapılıyor iken; 6098 sayılı Yeni Borçlar Kanunu söz konusu ilkeye ilişkin düzenlemeye ‘’Aşırı İfa Güçsüzlüğü’’ başlığı altında m.138’de yer vermiştir. ”Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” Dolayısıyla emprevizyon ilkesinin uygulama alanı bulması somut olayda şu kriterlerin bulunmasına bağlı olmaktadır: 1)         Değişen hal ve şartlar olağanüstü ve objektif nitelikte olmalıdır. 2)         Değişen hal ve şartlar nedeniyle tarafların yüklendikleri edimler arasındaki denge, aşırı ölçüde ve açık biçimde bozulmuş olmalıdır. 3)         Sözleşmede veya kanunda değişen hal ve şartlara ilişkin bir kayıt veya hüküm bulunmamalıdır. 4)         Değişen hal ve şartların ortaya çıkışında tarafların kusuru bulunmamalıdır. 5)         Değişen hal ve şartlar taraflar bakımından önceden tahmin edilebilir veya beklenebilir nitelikte olmamalıdır. 6)         Edimler henüz ifa edilmemiş olmalıdır. C) Sonuç Sözleşmeler hukukunda ‘’sözleşmeyle bağlılık – ahde vefa ilkesi’’ ne kadar önemliyse sözleşme adaleti de o kadar önemlidir. Hukuki güvenlik ilkesi sözleşme adaletinin önüne geçmemeli ve tarafların edimleri arasındaki denge gözetilmelidir. Ancak emprevizyon ilkesinin uygulama alanı bulabilmesi için yukarıdaki şartların bulunması gerektiği unutulmamalıdır. Bu bağlamda riskli ve spekülatif sözleşmelerde, sözleşmenin niteliği gereği taraflar oldukça fazla riski üstlendiğinden bu sözleşmelerin değişen şartlara uyarlanması son derece güçtür. Bunun dışında her sözleşmede taraflar belirli hususlara ilişkin değişiklik riskini üstlenirler. Bu sebeple tarafların üstlendikleri risk alanının kapsamına giren değişikliklerin taraflarca öngörülmesi gerektiği kabul edilmektedir.   KAYNAKÇA: *Kaplan, İ., “Hakimin Sözleşmeye Müdahalesi”, Ankara 1987 *http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2015-3/12.pdf *http://dergipark.gov.tr/download/article-file/372046

Read more

SPK’dan ICO Uyarısı

Eylül 29, 2018

İlk olarak 19.12.2016 tarihinde “Kripto Para Bitcoin” kitapçığını sitesinde yayımlayan ve 2017 yılında da ülkemizde kripto para düzenlemesi olmadığı için kripto paralar ile spot ve türev işlem yapılmaması gerektiğini açıklayan SPK, 27/09/2018 tarih ve 47/1102 sayılı “Dijital Varlık (Token) Satışları (ICO)” hakkında karar yayımlamıştır. İlgili karar uyarınca; ● Ülkemizde “Kripto Para Satışı” veya “Token Satışı” olarak da bilinen uygulamalar, blockchain sistemi üzerinden fon toplamaktadır. Bu uygulamalar, yatırımcısına belirli bir şirketteki belli oranda payı verebileceği gibi bir hizmete erişim hakkını veya gerçek hayattaki bir varlığı ya da ürün veya hizmete ilişkin kullanım hakkını vaat etmektedir. ● Bahsi geçen Dijital Varlık Satışları(ICO); yapısı itibariyle düzenleyici kurumların yetki ve görev alanı dışında olduğundan denetim-gözetim yapılamamaktadır. ● Ayrıca kur fiyatları spekülasyona açık, aşırı dalgalı olduğundan yatırımcısı yüksek risk taşımaktadır. ● İlgili uygulamalar yatırımcıya satış sonrası, ülkemiz hukuk sisteminde de olduğu üzere “İzahname” benzeri “whitepaper” temin ederek satış süreci sonrası toplanan paranın kullanımına ilişkin bilgiler sunmaktadır. Ancak yatırımcıdan toplanan fonlar belirtilen amaçlarla kullanılmayabilmekte ve satıcılar tarafından sağlanan ilgili dokümanlarda eksik ve yanıltıcı bilgiler olabilmektedir. ● Bir diğer risk unsuru ise fon toplanan projelerin çoğunluğu erken aşama projeler olduğu için projenin başarısız olması ve yapılan yatırımın tamamının kaybedilmesi de mümkündür. ● Sayılan tüm bu nedenlere ek olarak kitle fonlaması faaliyetlerine ilişkin usul ve esaslara dair ülkemizde SPK nezdinde yürütülen ikincil düzenleme çalışmaları henüz tamamlanmamıştır. ICO’ların ilgili düzenleme kapsamında olup olmayacağı da durum bazında farklılık gösterebilecektir. ● İkincil düzenlemeler yürürlüğe girmeden önce, kitle fonlaması adı altında faaliyette bulunmak Kurul izni olmaksızın yapılacağından, ilgililer hakkında idari ve cezai yaptırım uygulanabilecektir. Konu hakkında SPK düzenlemeleri yayımlanıncaya kadar yatırımcıların ICO satışlarına itibar etmemesi gerekmektedir.

Read more

Türk Vatandaşlığı Kazanımının Kolaylaştırılması

Eylül 27, 2018

18.09.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan “Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” (“Değişiklik Yönetmeliği”) ile birtakım düzenlemeler getirilmiş ve böylece yabancıların Türk vatandaşlığını kazanabilmesi kolaylaştırılmıştır. Zira, ilgili Değişik Yönetmeliği aracılığıyla, Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik (“Uygulama Yönetmeliği”) kapsamında yer alan, “Türk vatandaşlığının istisnai olarak kazanılması, başvuru için gerekli belgeler ve yapılacak işlemler” başlıklı 20. maddede birtakım değişiklikler yapılmış ve Türk vatandaşlığı kazanmak için gerekli olan sermaye yatırımı bedelleri düşürülmüş, istihdam oluşturulması gereken kişi sayısı azaltılmıştır. Kısaca bahsetmek gerekirse; Türk vatandaşlığının istisnai olarak kazanılması, Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 12. maddesinde düzenlenmiş olup, doğum yeri veya soy bağı esasına göre Türk Vatandaşlığı kazanma hakkına sahip olmayan kişilere yönelik vatandaşlık kazanma halleridir. İlgili maddeye göre; Türkiye’ye sanayi tesisleri getiren veya bilimsel, teknolojik, ekonomik, sosyal, sportif, kültürel, sanatsal alanlarda olağanüstü hizmeti geçen ya da geçeceği düşünülen ve ilgili bakanlıklarca haklarında gerekçeli teklifte bulunulan kişiler Türkiye’de çalışmayan ancak Cumhurbaşkanınca belirlenecek kapsam ve tutarda yatırım yapacaklar ile bunların yabancı eşi, kendisinin ve eşinin ergin olmayan veya bağımlı yabancı çocuğu olarak ikamet izni alanlar Turkuaz Kart sahibi yabancılar ve bunların yabancı eşi, kendisinin ve eşinin ergin olmayan veya bağımlı yabancı çocuğu Vatandaşlığa alınması zaruri görülen kişiler Göçmen olarak kabul edilen kişiler Milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak şartıyla Bakanlar Kurulu kararı (Değişiklik Yönetmeliği’nden sonra Cumhurbaşkanı kararı) ile Türk vatandaşlığını kazanabilmektedir. Uygulama Yönetmeliği’nin 20. maddesinde ise, yabancıların bu yolla Türk vatandaşlığı kazanmak amacıyla başvuruda bulunması için gereken şartlar düzenlenmiş ve bazı sermaye şartlarının sağlanması ve ispatlanması istenmiştir. Uygulama Yönetmeliği’nin işbu maddesini değiştirmek üzere çıkarılan 18.09.2018 tarihli Değişiklik Yönetmeliği ile ise daha önceden belirlenmiş olan sermaye miktarları düşürülmüştür. İstisnadan yararlanmayı mümkün kılan haller ve bu hallere ilişkin 18.09.2018 tarihli Değişiklik Yönetmeliği  ile getirilen bedel değişikliklerini kısaca özetlenmesi gerekirse; Daha önceden, istisna kapsamında vatandaşlık kazanımı için Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararı gerekirken, değişiklik ile, Cumhurbaşkanı kararı ile istisna kapsamında Türk vatandaşlığı kazanılabilecektir. İstisna kapsamında Türk vatandaşlığı kazanılması için öngörülen hallerden biri belirli miktarda sabit sermaye yatırımına sahip olmaktır. 2.000.000 Amerikan doları olan minimum sabit sermaye yatırımı miktarı; Değişiklik Yönetmeliği ile 500.000 Amerikan dolarına düşürülmüş ve söz konusu miktarın tespiti için önceden görevli olan Ekonomi Bakanlığı yerine, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı görevlendirilmiştir. İstisna kapsamında Türk vatandaşlığı kazanılması için bir diğer yol tapuda satılmaması şerhi konularak taşınmaz satın alınmasıdır. Değişiklik Yönetmeliği ile, tapu kayıtlarına 3 yıl satılmaması şerhi konularak satın alınan taşınmaz değeri 1.100.000 Dolardan 250.000 Dolara düşürülmüştür. İstisna’dan yararlanabilme hallerinden biri olan 100 kişiye istihdam sağlama şartı, 50 kişiye istihdam sağlama olarak değiştirilmiştir. İstisnadan yararlanmayı sağlayan bir diğer hal ise üç yıl boyunca tutmak şartıyla Türkiye’de faaliyet gösteren bir Banka’ya sermaye yatırılmasıdır.Bu kapsamda yatırılması gereken sermaye değeri 3.000.000 Amerikan Doları iken Değişiklik Yönetmeliği ile 500.000 Amerikan dolarına düşürülmüştür. Aynı zamanda; üç yıl boyunca tutmak şartıyla devlet borçlanma araçları satın alınmasıda istisna kapsamında düzenlenen hallerdendir. Söz konusu satın alma miktarı 3.000.000 dolar iken Değişiklik Yönetmeliği ile 500.000 dolara düşürülmüştür. Son olarak, bir miktar gayrimenkul yatırım fonu katılma payı yahut girişim sermayesi yatırım fonu katılma payı miktarı’nın üç yıl süreyle elde tutulmasıda istisna kapsamında Türk Vatandaşlığı kazanma hali olarak düzenlenmiştir. Söz konusu katılma payı miktarları Değişiklik Yönetmeliği ile 1.500.000 dolardan 500.000 dolara düşürülmüştür. Söz konusu şartlara […]

Read more

Döviz Cinsi Üzerinden veya Döviz Endeksli Olarak Bedel Belirlenmesi Yasağı

Eylül 23, 2018

Türk Parasının Kıymetini Korunması amacıyla, 13 Eylül 2018 tarihinde Resmi Gazete’de,  Cumhurbaşkanlığı tarafından düzenlenen 85 nolu Cumhurbaşkanı Kararı(“Karar”) yayımlanmış ve Türkiye’de yerleşik kişilerin kendi aralarında imzalayacakları bir takım sözleşmelerde döviz cinsi üzerinden veya dövize endeksli olarak bedel belirlemesi yapılması yasaklanmıştır. Söz konusu Karar ile, 13.09.2018 tarihinden itibaren, ülkemizde yerleşik kişiler arasında yapılacak olan ilgili maddede sayılan türlerdeki sözleşmelerde, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nca belirlenen haller istisna olmak kaydıyla, döviz cinsinden sözleşme bedeli belirlenemeyecektir. Öte yandan, bahsi geçen tip sözleşmelerde daha önceden döviz cinsinden bir ödeme yükümlülüğü öngörülmüş ise tarafların 13.09.2018 tarihi itibariyle 30 gün içerisinde bu yükümlülüğü yerine getirerek, söz konusu sözleşme bedellerini Türk Lirası cinsine çevirmeleri gerekmektedir. Söz konusu Karar; Menkul ve gayrimenkul alım satım sözleşmeleri, Taşıt ve finansal kiralama dahil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama sözleşmeleri, Leasing sözleşmeleri, İş sözleşmeleri, Hizmet sözleşmeleri ve Eser sözleşmelerinikapsamakta olup; söz konusu Karar’ın uygulanacağı sözleşmelerin taraflarına ilişkin getirilen tek kriter her iki tarafın yerleşim yerinin Türkiye olmasıdır. Bu durumda; Karar, Türkiye’de yerleşik bir kişinin yurt dışındaki kişiler ile yapacağı sözleşmeler için uygulanmayacaktır. Tarafların yerleşim yeri Türk Medeni Kanun uyarınca, Gerçek kişiler için bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yer olup, Tüzel kişiler için kuruluş belgesinde başka bir hüküm bulunmadıkça işlerinin yönetildiği yerdir. Bedele ilişkin olarak öncelike belirtmek gerekir ki, Karar’da belirli bir para birimi belirtilmemiş olup; döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak düzenleme yapma yasağı getirilmiştir. Karar kapsamında döviz cinsinden yahut döviz endeksli olarak kararlaştırılması yasaklanan bedel kapsamına gerek hizmet bedeli, kiralama bedeli, iş bedeli gibi sözleşmenin asli bedeli; gerekse cezai şart, teminat, depozito bedeli gibisözleşmeden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerigirecektir. Söz konusu Karar’ın yürürlük tarihinden önce ve sonraki tüm tarihlerde imzalanan/imzalanacak olan, yukarıda sayılan koşulları sağlayan bütün sözleşmeler, tarih bakımından ilgili Karar kapsamındadır. Bu durumda; Karar’ın yürürlüğe girmesinden önce akdedilmiş ve Karar kapsamına giren sözleşmelerin bedellerinin; Karar’ın yürürlüğe girmesinden itibaren 30 gün içinde, taraflarca Türk Lirası olarak yeniden belirlenmesi, Karar’ın yürürlüğe girmesinden sonra akdedilecek ve Karar kapsamına giren sözleşmelerin bedellerinin; Karar’da düzenlenen yasağa uygun olarak Türk Lirası olarak belirlenmesi gerekmektedir. Öte yandan; Karar tarihinden önce, sayılan türlerdeki sözleşmelerden doğan ve muaccel olan( doğmuş olan) döviz cinsi borçlara yönelik olarak; Önceden doğmuş (muaccel) döviz cinsi borç dava veya takip konusu olmuş ise; Türk lirasına dönüştürme talep edilemeyeceği Önceden doğmuş (muaccel) döviz cinsi borç dava veya takip konusu olmamış ise;  ilgili karar uyarınca borcun, Türk Lirası’na çevirilmesinin mümkün olacağı görüşü baskın görüştür. Karar’dan önce akdedilmiş sözleşmelerdeki bedeller yeniden belirlenirken hangi kriterlerin esas alınacağı, hangi kur esas alınarak döviz cinsindeki bedelin Türk Lirasına çevrileceği belirlenmemiş olup, taraflar yeniden müzakere ederek serbest iradeleri ile Türk Lirası cinsinde güncel bir bedel belirleyeceklerdir. Taraflarca müzakere sonucunda yeniden belirlenememesi durumunda sözleşmelerin akıbetinin ne olacağı da Karar’da belirtilmemiştir. Ancak ilgili Karar’ın, Türk Borçlar Kanunu 138. madde kapsamında düzenlenen, ‘’sözleşme imzalanırken öngörülmeyen olağanüstü bir durumun meydana gelmesi halinde; Tarafların, sözleşmenin yeni duruma uyarlanması davası açma” hakkının kullanılması için dayanak olacağı ve olağanüstü durumu belgeler nitelikte kullanılabileceği düşünülmektedir. Karar kapsamında düzenlenen yükümlülüğe aykırı hareket edenler hakkında 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun m. 3 uyarınca 3.000 Türk Lirasından 25.000 Türk Lirasına kadar idari para cezası uygulanabilecektir. Yukarıda belirtildiği üzere, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın tüm bu kurallar ve şartlar ile ilgili […]

Read more

Bir Haktan Doğan Yükümlülük: Markanın Kullanımı Yükümlülüğü

Ağustos 16, 2018

Tescil edilmiş bir marka sahibine geniş yetkiler ve inhisari haklar tanıdığı gibi bir takım yükümlülükler de yükler. Bu yükümlülüklerden en önemlisi Sınai Mülkiyet Kanunu (‘’SMK’’) kapsamında düzenlenen ‘’Markanın Kullanılmaması Yükümlülüğü’’dür. SMK 9. maddesi kapsamında; markanın kullanılmasının şartları ve markanın kullanılması olarak değerlendirilebilecek haller sayılmıştır. SMK 26. madde ise söz konusu yükümlülüğün ihlali halinde uygulanacak olan ‘Markanın İptali’ yaptırımı düzenlenmiştir. Söz konusu maddeler kapsamında, “Markanın tescil tarihinden itibaren beş yıl içinde haklı bir sebep olmadan marka sahibi tarafından markanın Türkiye’de ciddi bir biçimde kullanmaması ya da kullanımına beş yıl süreyle kesintisiz ara verilmesi” markanın iptali sebebidir. ‘’Markanın kullanılmaması’’tanımından anlaşılması gereken; Markanın SMK 9. madde kapsamında ve SMK 9. maddeye uygun olarak kullanılmamasıdır. Söz konusu madde uyarınca, markanın kullanılıyor olarak nitelendirilmesi için; Markanın sahibi tarafından kullanılması, Markanın tescil edildiği mal veya hizmetler bakımından kullanılması, Haklı sebep olmadan beş yıldan fazla ara verilmemesi, Türkiye’de kullanılması ve Markanın ciddi bir biçimde kullanılması şartları aranmaktadır. SMK kapsamında markanın kullanılmış olması için fiziki olarak mal üzerine konulmuş olması şart değildir. Örneğin markanın, tescil edildiği mal ve hizmet grubuyla ilgili olarak faturalarda ve medya vasıtasıyla yapılan tanıtımlarda kullanılması da yeterli olacaktır. Belirtmek gerekir ki; markanın tescil edildiği mal veya hizmet gruplarından bir kısmı için kullanılması, diğer tescil edildiği mal veya hizmetlerinin kullanıldığı anlamına gelmeyecek ve diğer tescil sınıfları için kullanım koşulunu gerçekleştirmeyecektir. Yukarıda sayılan hallere aykırı gözüken, fakat SMK 9 kapsamında Markayı kullanma olarak kabul edilen istisna haller ise; ayırt edici karakteri değiştirilmeden farklı unsurlarla kullanılması sadece ihracat amacıyla mal veya ambalajlarında kullanılması marka sahibinin izni ile 3. kişilerce kullanılması, olarak belirtilmiştir. ‘’Markanın ayırt edici karakteri değiştirilmeden farklı unsurlarla kullanılması’’tabirinden anlaşılması gereken; Markanın farklı renklerle, şekillerle veya farklı boyutlarda yahut önemsiz eklemeler ya da eksiltmelerle kullanımıdır. Öyleyse, Markanın sahip olduğu işaretlerin üzerinde ayırt edici karekterinin muhafaza edilmesi ve tüketici anlayışında farklı bir marka olduğu düşüncesi yaratmaması şartlarıyla farklı unsurlar ekleyip veya eksilterek kullanılması SMK 9/2-a çerçevesinde mümkündür. Her ne kadar, markanın Türkiye’de kullanılması şartı olsa da, SMK 9/2-b maddesi uyarınca, ‘’ihracatta kullanılan markanın mal veya ambalajında kullanılması’’halinde de Markanın kullanımdan söz edilir. Böyle bir durumda,markalı ürün ya da hizmetin iç piyasaya sunulmuş olması gerekmemekte olup, ihracata konu olan işbu Markanın SMK kapsamında ciddi bir biçimde kullanılıyor olması şartı aranmaktadır. Burada önemli olan husus; ihraç edilen mal veya hizmetlere ilişkin Markanın mal veya ambalaj üzerine konulması işlemi Türkiye’yi terk etmeden önce yapılmış olması gerekliliğidir. Zira, söz konusu hüküm kapsamında değerlendirme yapılabilmesi için, markanın somut olarak kullanımı ülke sınırları içinde başlamış olması gerekmektedir. Türkiye’de üretilip yurtdışına ihraç edilen mal ülke sınırları dışında markalanırsa bu şart gerçekleşmiş sayılmayacak ve SMK 9/2-b kapsamında markanın kullanımı olarak kabul edilmeyecektir. Tescilli markaların kullanılmasında esas olan markanın sahibi tarafından kullanılmasıdır. Ancak bu kurala SMK 9/3 hükmü uyarınca bir istisna getirilmiş veMarka Sahibinin izni ile markanın üçüncü bir kişi tarafından kullanılmasına imkan sağlanmıştır. Ancak; üçüncü kişinin, Marka sahibinin izni dahilinde markayı kullanmasının bu madde kapsamında değerlendirilebilmesi için, üçüncü kişinin markanın kullanımını ciddi ve işlevine uygun bir şekilde yapması şartı aranmaktadır.

Read more

İşçi Buluşlarında Bedel

Ağustos 7, 2018

Günümüzde teknik alandaki sorunlara çözüm getiren kişilerin genellikle Ar-Ge bölümlerinde istihdam edilen çalışanlar olduğu bilinen bir gerçektir. Bahsi geçen bu kişilerin teknik alanda yaptıkları bu buluşlar Sınai Mülkiyet Kanunu (“SMK“) hükümleri çerçevesinde ikili bir ayrıma tabi tutulmaktadır: Serbest buluş Hizmet buluşu Hizmet buluşu, SMK 113. maddesi uyarınca; çalışanın, bir işletme veya kamu idaresinde yükümlü olduğu faaliyeti gereği gerçekleştirdiği ya da büyük ölçüde işletme veya kamu idaresinin deneyim ve çalışmalarına dayanarak, iş ilişkisi sırasında yaptığı buluştur. Anılan maddenin 2. fıkrasına göre ise de, hizmet buluşu dışında kalan buluşlar serbest buluş olarak kabul edilmektedir. SMK 114. Maddesine göre, Çalışan, bir hizmet buluşu yaptığında, bu buluşunu yazılı olarak ve gecikmeksizin işverene bildirmekle yükümlüdür. İşveren, hizmet buluşu ile ilgili olarak tam veya kısmi hak talep edebilir. İşveren, hizmet buluşu üzerinde hak talep etmesi halinde, çalışan makul bir bedelin kendisine ödenmesini işverenden isteyebilir. Bedelin hesaplanmasında hizmet buluşunun ekonomik olarak değerlendirilebilirliği, çalışanın işletmedeki görevi ve işletmenin buluşun gerçekleştirilmesindeki payı da dikkate alınır. Kamu kurum veya kuruluşlarında çalışanlara yaptıkları buluş karşılığında ödenecek olan bedel, SMK’da hüküm altına alınmıştır. SMK 113. Maddesinin 5. Fıkrası uyarınca; kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlara buluşları için ödenecek bedel, buluştan elde edilen gelirin üçte birinden az olamaz. Ancak buluş konusunun kamu kurum veya kuruluşunun kendisi tarafından kullanılması hâlinde ödenecek bedel, bir defaya mahsus olmak üzere, bedelin ödendiği ay için çalışana ödenen net ücretin on katından fazla olamaz. Anılan madde hükmü kapsamı dışında kalan çalışanların yaptıkları buluş karşılığında ödenecek olan bedel kanunda açıkça düzenlenmemiştir ve çalışan buluşları ile ilgili bedel tarifesininve uyuşmazlık hâlinde izlenecek tahkim usulününyönetmelikle belirleneceği düzenlenmiştir.29 Eylül 2017 tarihinde “Çalışan Buluşlarına, Yükseköğretim Kurumları’nda Gerçekleştirilen Buluşlara ve Kamu Destekli Projelerde Ortaya Çıkan Buluşlara Dair Yönetmelik” (Yönetmelik) yürürlüğe girmiştir. Bu Yönetmelik’in 10. vd. maddeleri ile bedelin belirlenmesine ilişkin genel esaslar düzenlenmiştir. Buna göre bedelin belirlenmesinde: Hizmet buluşunun ekonomik değeri, Çalışanın işletmedeki görevi İşletmenin hizmet buluşunun gerçekleştirilmesindeki katkısı dikkate alınır. Ücret tarifesi belirlenirken Yönetmeliğin öngördüğü formüller ve katsayılar uygulanacaktır. Bu durumda tam hak talebi halinde; işveren tarafından çalışana, çalışanın bedel talebinde bulunduğu durumda Yönetmelikte öngörülen yöntemlerle belirlenecek bedel ve tek sefere mahsus olmak üzere bedel harici teşvik ödülü verilecektir. Kısmi hak talebi halinde; buluşunun işveren tarafından kullanımı karşılığında çalışan tarafından talep edilen bedel ödenecektir. Belirtmek isteriz ki, mevzuat uyarınca işçinin buluş karşılığı ücret talep etme hakkı her zaman saklıdır ve işçinin buluş karşılığı bedel talep ettiği durumlarda makbuz kesilerek ödemenin kesinleştirilmesi, işveren tarafından patent başvurusunun gerçekleştirilmesinin ardından işçiden alınacak devir beyannamesine dayanak teşkil etmesi açısından uygun olacaktır. Ancak, mevzuat kapsamında işçiye buluş karşılığı bedel ödenmesi, işveren tarafından patent başvurusu sürecinin başlatılabilmesi için ön koşul olarak düzenlenmemektedir. Yönetmeliğin bedel konusundaki hükümlerin emredici olması, fakat işverenin bedel ödemesinin çalışanın talebine bağlı tutulması (yani bedel belirlenmesinin tarafların iradelerine bırakılması) Yönetmeliğin ve SMK’nın birlikte incelenmesini gerektirir. Bu inceleme yapıldığı taktirde ortaya çıkan sonuç; “bedel kararlaştırılıp kararlaştırılmayacağı kararının hakkaniyete uygun olmak şartıyla taraf iradesine bırakıldığı, taraflar bedel ödenmesi yönünde karar aldığı taktirde bu bedelin Yönetmelik uyarınca belirlenen formüllerle hesaplanacağı”dır. Yönetmelik’e göre bedel miktarı: Bedel miktarı = ‘buluştan elde edilen kazanç’ x ‘buluşun ait olduğu grubun kanuni katsayısı formülüyle hesaplanmaktadır. ‘Buluştan elde edilen kazanç’ buluşun işletme tarafından kullanıldığı durumda, benzer nitelikteki ürünlerle kıyas, buluşun gelir ve giderlerinin mahsubu veya satın alınması gerekseydi ödenmek […]

Read more

Bitcoin Dolandırıcılığı, Cloud Mining ve Ponzi Siteler

Ocak 18, 2018

On yıla yakındır sanal dünyada dolaşımda olan, ancak özellikle son birkaç yıldır hemen herkesin hayatına girmiş bulunan bitcoin, merkezi olmayan bir finansal güç olarak, para piyasalarını, global ölçekli bankaları ve dolayısıyla büyük çaplı merkezi finans otoritelerini korkuturken, yeni bir teknoloji olarak milyonlarca kişi için heyecan yarattı. Bu yazımızda, bitcoin ve cloud mining (bulut madenciliği) üzerinden yapılan dolandırıcılık eylemlerinden bahsedeceğimizden, öncelikle kısaca bitcoin ve bulut madenciliğinin üzerinde durmamız gerekiyor. Bitcoin, en genel şekliyle, herhangi bir kuruma, ülkeye veya kişiye bağlı olmayan (ve bağlı hale de getirilemeyen), dolayısıyla fiziki evrende herhangi bir parasal karşılığı olmamakla birlikte ülkelerin para birimleriyle alınıp satılabilen, herhangi bir üçüncü parti hizmetine aracıya gerek kalmaksızın doğrudan transfer edilebilen bir dijital para birimidir. Bitcoinler, esasen matematiksel algoritmalar olup, herhangi bir merkeze bağlı olmaksızın, A noktasından B noktasına dijital para transferi yapılabilmesini sağlar. Bitcoin transferi için herhangi bir aracı veya komisyoncuya ihtiyaç olmadığı gibi, bu sebeple transfer masrafları da düşüktür. Bitcoin, açık kaynak kodla yazıldığından herkese açıktır, dolayısıyla sistem sahibi “bitcoin kullanan herkes” şeklinde formüle edilebilir. Bitcoinler, “miner” yani madenci denilen bir programla üretilir, bitcoin sahibi olacak kişiler de doğrudan “mining” işlemi yaparak bitcoin üretip kazanabileceği gibi, mining ile üretilen bitcoin (veya altcoinleri) borsalardan satın alma yoluna da gidebilirler. Sahip olunan bitcoinler, her kullanıcının sahip olduğu dijital cüzdanlarda saklanır, sonrasında dilenen para birimine dönüştürülebilir. Bitcoin transferi, yalnızca kullanıcıya ait, eşi olmayan bir imza ile imzalanır. Örneğin, A noktasındaki bir bitcoin B noktasına gitmek için, size özel olan (söz gelimi “2dskjuh7tgdlk89ghdmnashusn” gibi) bir adres üzerinden gönderilir. Her kullanıcının az önceki gibi iki ayrı adresi bulunur. Bu adreslerden birisi kullanıcıya özel adrestir ve kimseyle paylaşılmaz, diğeri ise alım satım için kullanılan adrestir. Kullanıcı, örneğin borsadaki bitcoinini dijital cüzdanına aktarmak istiyorsa, cüzdan hesabına giriş yaparak kendisine verilen adresi alıcı kısmına yazar ve gönderilecek miktarı seçer, böylece seçilen miktar borsadan dijital cüzdana kolayca transfer edilir. Bitcoinlerin altcoinlere, yani farklı kripto para türlerine dönüştürülmesi de mümkündür. Bitcoin (btc), dediğimiz gibi, şifrelenmiş bir kod dizinini kullanan sanal para biriminden ibarettir. Ancak bu alana ilginin artması ile bitcoin üretmek (mining) için gereken karmaşık bitcoin algoritmalarının çözülmesi zorlaşmış ve maliyetler artmış, bu durum da farklı coin türevlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Farklı algoritma yapısına sahip olan yeni şifrelenmiş para birimlerine de altcoin denilmektedir. Bunlar da bir tür bitcoin benzeri şifrelenmiş para birimleridir. Bitcoin yüksek seviyede bir zorlukta madencilikle (mining) üretildiğinden, madencilik açısından zorluk seviyesi daha düşük olan ve bu nedenle daha kolay üretilen altcoinlere ilgi artmış ve bu coinler de borsalarda ciddi anlamda ilgi ve değer görür hale gelmiştir. Dolayısıyla, coin borsalarında işlem gören bu altcoinler o anki kura göre bitcoine dönüştürülebileceği gibi, bitcoinlerin altcoinlere dönüştürülebilmesi de mümkündür. Yukarıda değindiğimiz gibi, bitcoin üretim işine kısaca “madencilik” (mining) adı verilir. Bitcoin madenciliği, hem ciddi teknik bilgi birikimine, hem de iyi bir bilgisayar sistemine sahip olmayı gerektiren, teknik açıdan zor bir yöntemdir. Bu nedenle, bitcoin sahiplerinin büyük çoğunluğu, bitcoinleri coin borsalarından edinmekte ve bu şekilde bitcoinleri bir yatırım aracı olarak kullanmaktadırlar. Zira, bitcoin madenciliği, kişinin bilgisayar sistemine ait özel donanımlar ile yapılabilmektedir. İlk dönemde işlemci (CPU) ile yapılan bitcoin madenciliği, zamanla kendinden en az 100 kat daha hızlı çalışabilen ekran kartları (GPU) ile yapılabilir duruma gelmiştir. Bu işlemi yapan kişiler, […]

Read more

Penetrasyon Testlerinin (Pentestlerin) Hukuki Durumu ve Zararlı Yazılımlar

Kasım 6, 2017

PENETRASYON TESTLERİNİN (PENTESTLERİN) HUKUKİ DURUMU VE ZARARLI YAZILIMLAR (TCK m. 245/A) Türk Ceza Kanunu’nda bilişim suçları, 243 ilâ 246. maddeler arasında düzenlenmiş olup, bunlar özetle; bilişim sistemine yetkisiz erişim, bilişim sistemine veya sistemdeki verilere müdahale ile banka ve kredi kartları ile ilgili suçlardır. Ancak, 24.03.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6698 sy. değişiklik kanunu ile, Türk Ceza Kanunu’na yeni bilişim suçları eklenmiştir. Bu suçlardan birisi de, ‘Yasak Cihaz ve Programlar’ adı ile Kanuna eklenen TCK m. 245/A maddesidir. Bu yeni suç tipi kanunda şu şekilde düzenlenmiştir: “Bir cihazın, bilgisayar programının, şifrenin veya sair güvenlik kodunun; münhasıran bu Bölümde yer alan suçlar ile bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle işlenebilen diğer suçların işlenmesi için yapılması veya oluşturulması durumunda, bunları imal eden, ithal eden, sevk eden, nakleden, depolayan, kabul eden, satan, satışa arz eden, satın alan, başkalarına veren veya bulunduran kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.” Görüldüğü üzere, kanun koyucu bu düzenleme ile, TCK’da yer alan bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme, bu sistemin işleyişini engelleme veya sistemdeki verilere müdahale etme (yok etme, bozma, veri alma, verileri başka yere nakletme vb.), banka ve kredi kartlarına kartlarının kötüye kullanılması eylemlerini yahut bilişim vasıtalı diğer suçları işlemek amacıyla cihaz ve program imal edilmesi, alınması, depolanması, satılması, satın alınması, başkasına verilmesi veya bulundurulması gibi eylemleri suç kapsamına almış ve bunlara ciddi cezalar öngörmüştür. Özellikle son yıllarda, crack, keylogger, trojan vb. hacking yazılımlarının İnternet üzerinden son derece kolay bir biçimde paylaşılması, temin edilmesi, kullanılması ve bu nedenle siber suçluluğun sayısal olarak katlanarak artması dolayısıyla, bu suçlulukla mücadele için, bahsi geçen kötücül yazılımların imal edilip yayılmasını önleyici ceza normlarının düzenlenmesinde herhangi bir sorun yoktur. Ne var ki, madde metninin suç teşkil eden davranışları çok geniş kapsamlı olarak düzenlemesi nedeniyle, maddenin uygulanmasında birçok sorun ve tartışmayla karşılaşılması muhtemeldir. Burada en çok tartışma yaratacak hususlardan birisi, hemen her bilişim firmasının yaptığı “pentest” adı da verilen penetrasyon (sızma) testleridir. Bilindiği üzere, bu testler, müşteriler tarafından belirlenen bilişim sistemlerine mümkün olabilecek her yolun denenerek sızma çalışma çalışması veya DoS yahut DDoS saldırıları yapılmasını kapsamaktadır. Testin yapılmasındaki amaç, müşterinin bilişim sistemindeki güvenlik açığını bulmak olduğu kadar, bulunan açıkların değerlendirilip sorunun çözülmesi ve sistemlere yetkili erişimler elde edilebilmesinin sağlanmasıdır. Bir başka deyişle, pentestler ile, belirlenen veya belirsiz zamanlarda sisteme “tatbikat” mahiyetinde saldırılar yapılmakta ve bu şekilde sistemin güvenlik açıklarının tespit edilip kapatılması sağlanmaktadır. Pentest ile ilgili yazılımları birçok firma imal etmekte, bulundurmakta, depolamakta ve satın almaktadır. Elbette, bu testler, pentest yapacak güvenlik firması ile sistemine “saldırı” yapılacak müşteri arasındaki sözleşme kapsamında yapıldığından ve firmaya bununla ilgili yetki verildiğinden, sisteme yetki kapsamında girildiği veya saldırıldığı için hukuka aykırılık ortadan kalkacaktır. Zira, TCK m. 245/A maddesine bakıldığında, suçun söz konusu olabilmesi için, “münhasıran bu bölümde (TCK m. 243-246) yer alan suçlar ile bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle işlenebilen diğer suçların işlenmesi için” gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bu suçun vücut bulması için, yazılım veya cihazları üreten, satan, satın alan ve bulunduran kişilerin, bu eylemlerini TCK m. 243-246’da öngörülen suçları işlemek için gerçekleştirmeleri zorunludur. Fail bu amacı taşımıyorsa, suçun manevi unsuru olan “kasıt” söz konusu olmadığından, herhangi bir suçtan da bahsedilemeyecektir. Bu nedenle, pentest yapan firmalar, müşterilerden aldıkları yetki ile bu eylemi […]

Read more