• Ekim 22, 2018

    Marka Hakkının Tükenmesi

    Marka hakkı, bu hakkın sahibine marka üzerinde tekel hakkı verir. Her hakta olduğu gibi marka hakkının da sınırları vardır. Bu sınırlardan belki de en önemlisi, marka hakkının tükenmesidir. Marka hakkının kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla tükenme ilkesi fikri mülkiyet hukukunda yer almıştır. Marka sahibi, herhangi bir malı bir kez sattıktan, piyasaya sürdükten sonra , belli bir coğrafi bölgede artık o malın müteakip satışlarına, el değiştirmesine, ikinci, üçüncü el satışlarına engel olamaz.[1] Bu ilke, fikri mülkiyet hukukunda ”tükenme” olarak adlandırılmaktadır. Burada  ”tükenen” marka sahibinin ”ilk satış hakkı” dır. Yoksa marka sahibinin, o marka üzerinde, markayı kullanarak başkalarının izinsiz üretim ve satış yapmalarını yasaklama hakkı, lisans verme hakkı, devretme hakkı gibi tüm sair hakları devam etmektedir.[2] Tükenme ilkesi, sadece ürünler, mallar bakımından söz konusu olup, işin doğası gereği hizmetler bakımından mümkün değildir. Marka hukuku bakımından tükenmenin söz konusu olabilmesi için, malın, marka sahibi tarafından veya onun izni ile piyasaya sürülmesi gereklidir. Marka sahibinin bilgisi dışında malın piyasaya sürülmüş olması tükenme sonucunu doğurmayacaktır. Piyasaya sunma, malın marka sahibi tarafından tedavüle çıkarılmasıdır.[3] Tescilli marka sahibi olan kişi, bu markayı taşıyan mal hukuka uygun bir şekilde piyasaya sunulduktan sonra marka hakkına dayanarak bu malın tedavülünü engelleyemez. Fakat bu durumun tek istisnası ise marka sahibinin piyasaya sunulan bu malın üçüncü kişilerce değiştirilerek veya kötüleştirilerek ticari amaçlı kullanımını önleme yetkisi bulunmasıdır. Malın koşullarının piyasaya sürüldükten sonra değiştirilmesi veya kötüleştirilmesi halinde, tükenme ilkesi uygulanmamaktadır. Marka hakkının tükenmesi ilkesinin iki önemli sonucu vardır:                   1.Markayı taşıyan mal herhangi bir ülkede piyasaya sunulup marka hakkı tüketildikten sonra, bu malların marka sahibinin yetkisi aranmaksızın diğer ülkelere ithali önünde engel yoktur;                   2.Markayı taşıyan malın piyasaya sunulmasını takiben marka hakkı sahibinin bilgisi dahilinde diğer ülkeye ihraç edilmesinden sonra, söz konusu ikinci ülkede marka hakkının tükenmiş olması sebebiyle, ilk ülkeye geri ithalatı önünde bir engel yoktur. Nitekim yargıtay kararlarında da bu hususa yer verilmiştir; Yargıtay 11.Hukuk Dairesi  E. 1999/2086 K. 1999/4505 T. 26.5.1999 kararında tek satıcılık sözleşmesinin paralel ithalata engel olamayacağı belirlenmiştir: “Bu ilkeye göre tescilli markayı taşıyan malların marka sahibi tarafından veya onun izni ile münhasır lisans sahibi tarafından markanın tescilli bulunduğu ülkede ve Türkiye’de piyasaya sunulmasından sonra marka hakkı sahibi ürettiği markalı malları kendi menşe ülkesinden başka bir ülkeye ihraç eder veya markalı malları menşe ülkeden başka bir ülkede üretirse, bunların 3. kişiler tarafından usulüne uygun şekilde o ülkeden Türkiye’ye ithaline, engel olamaz. Aynı ilke yabancı markayı taşıyan malların Türkiye’de münhasır lisans sahibi durumunda ve marka sahibinin izni ile bu markayı adına tescil ettirmiş bulunan kişi bakımından da geçerlidir.” [4] Tükenme ülkelerin kanun koyucularının siyasi ve ekonomik tercihlerine göre çeşitli şekillerde ortaya çıkmaktadır.Buna göre ülkesel tükenme, bölgesel tükenme ya da uluslararası tükenme sistemleri mevcuttur. Ülkesel tükenme, sadece markayı taşıyan malın piyasaya sunulduğu ülke sınırları içerisinde, o ürünler bakımından ilk satış hakkının tükenmesidir. Bölgesel tükenme ise birden fazla ülkenin sınırları tek bir bölge olarak kabul edildiğinde, tükenmenin o bölge içinde gerçekleştiği tükenmedir.Buna örnek olarak Avrupa Birliği ortak alanı gösterilebilir.Avrupa Birliği içerisinde yer alan bir ülkede bir malın marka sahibinin rızası dahilinde piyasaya sunulmasından sonra artık tüm birlik ülkeleri içerisinde markayı taşıyan mallar bakımından ilk satış hakkı tükenmiştir. Uluslararası tükenme ise, markayı taşıyan malın dünyanın herhangi bir ülkesinde marka sahibi tarafından veya onun bilgisi dahilinde piyasaya sürülmesinden […]

    Devamını Oku
  • Ekim 18, 2018

    Döviz Yasağının Sınırlarını Belirleyen Tebliğ’in İş Sözleşmeleri Yönünden İncelenmesi

    13.09.2018 tarihinde, 85 no’lu Cumhurbaşkanlığı Kararı ile ‘’Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar’’a birtakım eklemeler yapılmış; ve Türkiye’de yerleşik kişiler arasında kurulmuş yahut kurulacak olan, 85 Numaralı Karar’da sayılan türdeki sözleşmelerde döviz cinsinden yahut döviz endeksli bedel ya da diğer sözleşmeden doğan mali yükümlülüklerin belirlenmesi yasağı (kısaca ‘’Döviz Yasağı’’) düzenlenmiştir.Aynı zamanda, ilgili Karar’da Hazine ve Maliye Bakanlığı’na işbu yasağın kapsamını belirleme ve istisnalar düzenleme yetkisi tanınmıştır. Hazine ve Maliye Bakanlığı söz konusu yetkisini kullanmış ve hazırladığı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karara İlişkin Tebliğ(‘’Tebliğ’’), 06.10.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Tebliğ ile; Döviz Yasağı’nın düzenlendiği Karar’da sayılan sözleşmelerin; alt türleri, sözleşmeden doğan yükümlülüklerin ifa yerleri ve sözleşmelerin Taraflarını baz alarak döviz cinsinden yahut döviz endeksli bedel belirlenmesine ilişkin söz konusu kısıtlamaya bir takım istisnalar getirmiştir. Bu metinde söz konusu Tebliğ ‘’İş Sözleşmeleri’’ bakımından incelenecektir. Söz konusu Tebliğ ile, Kamu kurum ve kuruluşlarının taraf olduğu ve yüklenicilerin üçüncü taraflarla akdedeceği iş sözleşmeleri ile Türkiye’de yerleşik; yolcu, yük veya posta taşıma faaliyetinde bulunan ticari havayolu işletmeleri; hava taşıma araçlarına, motorlarına ve bunların aksam ve parçalarına yönelik teknik bakım hizmeti veren şirketler; sivil havacılık mevzuatı kapsamında havalimanlarında yer hizmetleri yapmak üzere çalışma ruhsatı alan veya yetkilendirilen kamu ya da özel hukuk tüzel kişiliği statüsündeki kuruluşlar ile söz konusu kuruluşların kurdukları işletme ve şirketler ile doğrudan veya dolaylı olarak sermayelerinde en az %50 hisse oranına sahip olduğu ortaklıkların Türkiye’de yerleşik kişilerle kuracağı iş sözleşmeleri’nin yasak kapsamında olduğu belirtilmiştir. Ancak; Türkiye’de yerleşik kişiler tarafından yurt dışında ifa edilecek iş sözleşmeleri Çalışanın Türk vatandaşı olmadığı sözleşmeler Dışarıda yerleşik kişilerin Türkiye’de bulunan; şube, temsilcilik, ofis, irtibat bürosu, doğrudan veya dolaylı olarak yüzde elli ve üzerinde pay sahipliklerinin bulunduğu şirketler ile serbest bölgedeki faaliyetleri kapsamında serbest bölgelerdeki şirketlerin taraf olduğu iş sözleşmeleri istisna kapsamında tutulmuştur. Öte yandan, aynı Tebliğ ile, söz konusu Döviz Yasağı’nın kapsam ve sınırlarını yerleşim yeri, bedel cinsi, sözleşme tarihi bakımdan belirleyen bazı hükümler; ve yeniden bedelin hesaplanmasına ilişkin olarak dikkate alınacak kur ve artırım oranlarına ilişkin düzenlemeler de yer almaktadır. Türkiye’de yerleşim şartına Tebliğ ile bir takım açıklamalar getirilmiştir. Bu açıklamalara göre; Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışındaki kuruluşları ve uzantıları bakımından: Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışındaki; şube, temsilcilik, ofis, irtibat bürosu, işlettiği veya yönettiği fonlar, yüzde elli ve üzerinde pay sahipliklerinin bulunduğu şirketler ile doğrudan ya da dolaylı olarak sahipliklerinde bulunan şirketler söz konusu yasağın uygulaması kapsamında olup, Türkiye’de yerleşik olarak değerlendirilmektedir. Bedel Cinsi Bakımından Döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamayan sözleşmeler kapsamında düzenlenecek kıymetli evraklarda yer alan bedeller de yasak kapsamındadır. Uluslararası piyasalardafiyatı döviz cinsinden belirlenen kıymetli madenlere ve/veya emtiaya endekslenen ve/veya dolaylı olarak dövize endekslenen sözleşmelerde dövize endeksli sözleşme olarak değerlendirilir. İlgili sözleşmeler söz konusu Döviz Yasağı’na ilişkin diğer koşulları sağlıyorsa ve herhangi bir istisna kapsamında değerlendirilemiyorsa, yasak kapsamındadır. Sözleşme Tarihi bakımından: Tebliğ uyarınca istisna kapsamına alınan ancak Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararın Geçici 8 inci maddesinin yürürlüğe girdiği tarihten (13.09.2018) önce akdedilmiş bulunan sözleşmeler de anılan geçici madde hükmünden istisnadır. Tebliğ içeriğinde, 13.09.2018 tarihinden önce döviz cinsinden belirlenen bedellerin TL cinsinden yeniden hesaplanmasına ilişkin düzenlemeler de yer almaktadır. Bu düzenlemelere göre; Taraflar Türk parası olarak taraflarca yeniden belirlenirken mutabakata varamazsa; akdedilen sözleşmelerde döviz veya […]

    Devamını Oku
  • Ekim 17, 2018

    Sözleşmelerde Emprevizyon İlkesi: Aşırı İfa Güçlüğü

    A) Ahde Vefa – Sözleşmeye Bağlılık İlkesi Sözleşmeler hukukuna hâkim olan ana ilke ahde vefa (pacta sunt servanda) ilkesidir. Bu ilkeye göre sözleşme yapıldığı andaki koşullara aynen riayet edilmeli, sözleşmenin her iki tarafı da borcunu sözleşmeye uygun olarak yerine getirmelidir. Ahde vefa, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkesinin  bir gereği olup verilen sözün tutulması prensibinin bir gereğidir. Böylelikle gelecekteki tüm rizikolar sözleşmenin kuruluşu sırasında taraflarca hesaba katılır ve edimler arasındaki denge ileride değişse bile sözleşme hükümlerine bağlılık devam eder. Ancak bazı durumlarda, sözleşmenin aynı hükümlerle sürdürülmesinin beklenmesi, hakkaniyet ve dürüstlük kuralları ile bağdaşmayabilir. Bu durumlara iktisadi krizler, fiyatların fahiş surette yükselmesi, savaş, afet vb. haller örnek olarak gösterilebilir. Ahde vefa ilkesine sıkı sıkıya bağlılık, sözleşme adaletini zedeleyeceğinden ”emprevizyon ilkesi” ortaya atılmıştır. B) Emprevizyon İlkesi – Öngörülemezlik Sözleşmenin ifası sırasında, şartlar taraflardan birisi için fahiş derecede değişirse, bu şartlar altında sözleşmenin devam etmesi hakkaniyete aykırı durumlar doğurabilir. Mülga Borçlar Kanununda emprevizyon ilkesini düzenleyen bir hüküm yer almayıp sözleşmelerin uyarlanması dürüstlük kuralı ile yapılıyor iken; 6098 sayılı Yeni Borçlar Kanunu söz konusu ilkeye ilişkin düzenlemeye ‘’Aşırı İfa Güçsüzlüğü’’ başlığı altında m.138’de yer vermiştir. ”Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” Dolayısıyla emprevizyon ilkesinin uygulama alanı bulması somut olayda şu kriterlerin bulunmasına bağlı olmaktadır: 1)         Değişen hal ve şartlar olağanüstü ve objektif nitelikte olmalıdır. 2)         Değişen hal ve şartlar nedeniyle tarafların yüklendikleri edimler arasındaki denge, aşırı ölçüde ve açık biçimde bozulmuş olmalıdır. 3)         Sözleşmede veya kanunda değişen hal ve şartlara ilişkin bir kayıt veya hüküm bulunmamalıdır. 4)         Değişen hal ve şartların ortaya çıkışında tarafların kusuru bulunmamalıdır. 5)         Değişen hal ve şartlar taraflar bakımından önceden tahmin edilebilir veya beklenebilir nitelikte olmamalıdır. 6)         Edimler henüz ifa edilmemiş olmalıdır. C) Sonuç Sözleşmeler hukukunda ‘’sözleşmeyle bağlılık – ahde vefa ilkesi’’ ne kadar önemliyse sözleşme adaleti de o kadar önemlidir. Hukuki güvenlik ilkesi sözleşme adaletinin önüne geçmemeli ve tarafların edimleri arasındaki denge gözetilmelidir. Ancak emprevizyon ilkesinin uygulama alanı bulabilmesi için yukarıdaki şartların bulunması gerektiği unutulmamalıdır. Bu bağlamda riskli ve spekülatif sözleşmelerde, sözleşmenin niteliği gereği taraflar oldukça fazla riski üstlendiğinden bu sözleşmelerin değişen şartlara uyarlanması son derece güçtür. Bunun dışında her sözleşmede taraflar belirli hususlara ilişkin değişiklik riskini üstlenirler. Bu sebeple tarafların üstlendikleri risk alanının kapsamına giren değişikliklerin taraflarca öngörülmesi gerektiği kabul edilmektedir.   KAYNAKÇA: *Kaplan, İ., “Hakimin Sözleşmeye Müdahalesi”, Ankara 1987 *http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2015-3/12.pdf *http://dergipark.gov.tr/download/article-file/372046

    Devamını Oku
  • Ekim 5, 2018

    “Siber Kriz Yönetiminde Etkin Maliyet Yaklaşımı” Paneli

    Sigorta brokerliği ve risk yönetimi şirketi Marsh, siber risk ve olası riskleri ‘Siber Kriz Yönetiminde Etkin Maliyet Yaklaşımı’ konulu panel ile masaya yatırdı. Etkinliğin açılışında konuşan Marsh & McLennan Yönetim Kurulu Başkanı Tayfun Bayazıt, siber riskin son yıllarda global riskler sıralamasına üstten çok hızlı giriş yaptığını belirterek, “Yasalar da siber risklere ve dolayısıyla siber güvenliğe önem vermemiz konusunda bizi uyarıyor ve bize yol gösteriyor. Siber güvenlik ihlallerinin etkileri maddi kayıplar ile sınırlı kalmayıp itibar kayıplarına kadar uzanabilmektedir. Bu nedenle siber güvenlik riskleri sadece teknik birimlerin değil, yönetim kurullarının gündem maddesi haline geldi” dedi. Etkinlikte KKB Kurumsal Risk Yönetim Müdürü Can Ünver, Türkiye Ekonomi Bankası CISO’su Gülden Yüncüoğlu, Marsh Finansal ve Profesyonel Sigortalar Yönetici Direktörü İpek Ünal, Köksal Partners Avukatlık Bürosu Avukatlarından Mehmet Ali Köksal, Microsoft CTO’su Onur Koç ve Chubb Finansal Sigortalar Ortadoğu ve Türkiye Direktörü Sare Bayat da Marsh Risk Consulting Türkiye Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölge Direktörü Hande Bilgesu moderatörlüğünde siber risk ve çözümleri konusunda bilgilerini paylaştı. Haberin kaynağı için: http://www.iha.com.tr/haber-siber-risk-yonetim-kurullarina-girdi-744548/ 

    Devamını Oku